6 Ağustos 2016 Cumartesi

TÜRKİYE’DE OTANTİK FELSEFE YAPABİLMENİN İMKÂNI ve DİN FELSEFESİ (Paul Ricoeur örneği üzerinden bir soruşturma) RECEP ALPYAĞIL

   _________________________________________________________________

                               KENDİMİZİ KEŞFETMEK
  _________________________________________________
 

           Toplumun erozyona uğradığı, cedelin milli yöntem olarak kullanıldığı bu dönemde tekrar burhanı yöntem olarak kullanabilme ihtiyacından hâsıl olsa gerek felsefeyi gündemimize aldık. Felsefe kelimesinin daha “F’’sini duyunca reddiyeler yazmaya başlayanlarla karşılaşınca, felsefe yapmak ne mümkün ancak felsefe savunusu yapabiliyoruz demeye başladık ve felsefe yapabilmenin imkânları üzerine araştırma yaparken Recep Alpyağıl hocanın da bu konudan muzdarip olduğunu ve ‘’Türkiye’de otantik felsefe yapabilmenin imkanı ve din felsefesi’’ isimli bir kitap yazdığını öğrendik. Bu yazımızda kitabı etraflıca inceleyip, sorularımıza cevap aramaya çalışacağız.

   Müellifimiz, önsöze ‘’Neden Filozof Yok!’’ sorusunu ele alarak bu soruya cevap arama niyetinde olduğunu söyleyerek başlamış. Çalışmasını ‘’Ricoeur’’ üzerinden yapan müellifimiz onun bir geçiş filozofu olduğunu bu sebeple onu ele aldığını söylemiştir. Kitabın devamında ‘’Mülemma Alıntılar’’ başlığı altında kitap ile alakalı çeşitli okumalarında altını çizdiği yerleri alıntılamış. Ben özellikle söylemeliyim ki kitabın bu kısmına hayran kaldım.

   Müellifimiz, kitabın devamında otantik felsefenin ne anlama geldiği konusunda; ‘’kökü ya da kökleri olan felsefe’’ tanımını yapıyor. Heidegger’in de; ‘’Otantiklik, zaten varolan ve kendisine dönebileceğimiz bir yer değil, kapalılığı-açma-kararlılığı yoluyla başkaları ile keşfedebileceğimiz bir kendiliktir’’ tanımına yer veriyor. Bu tanımlara dayanarak esasen otantik felsefenin geçmişte olana dönmek olmadığını bugün kendimizi keşfetmek olduğunu aktarıyor.

   Müellifimiz, otantik felsefe yapabilmenin önündeki engeller üzerine konuşurken, din ile felsefe ayrımı yapanları eleştiriyor, felsefe yapmanın ateistik sonuçlara götürse bile dinsiz olmayacağını söylüyor. Augustinus gibi davranmaya karşı çıkarak Zeynep Direk hanımdan alıntıladığı üzere din felsefesinin Batı’da aşılmış olmasını laiklik ile değil dinsel motiflerin felsefi düşünce içinde yeniden üretilmesi ile olduğuna işaret ediyor. Felsefesiz din-dar olabilmenin üzerinde de duran müellifimiz, felsefi etkinlikten, rasyonel düşünmeyi, delile dayanmayı, gerekçelendirmeyi anlamamızı tek taraflı bakmamamızı öneriyor. Burada benim çok hoşuma giden bir şeye parmak basıyor. Madem felsefe dinsiz, din felsefesiz olmaz diyoruz, ilahiyatlarda yoğun bir felsefe var malum, felsefe bölümlerinde neden din yok!

   Müellifimiz, başlıkta da ele aldığı üzere Ricoeur konusuna tekrar dönüyor.  Hayatında da felsefede de hep bir ikilem arasında kaldığını böylelikle arabulucu bir felsefe oluşturduğunu söylüyor. Çeviride geçen aşılama/çaprazlama ve kaynama kelimelerinin onu anlamakta çok mühim olduğunu söylüyor. Aşılama için, gerçekte çatışır görülen şeyleri birbirine hamlederek bir sentez çıkarma; kaynama için ise, birbirine uzak görünen birçok kutbu birbiri içinde erittiği tanımlamalarını yapıyor. İman ve kuşku arasında nasıl ince bir noktada olduğunu, fakat bunun da gerektiği gibi anlaşılmadığını geçmişte din ile bağından dolayı ona dindar filozof yaftası yapıştırıldığı hatta Türkiye’de dini bağının üstünün örtüldüğüne de değiniyor.

   Kitabın devamında Türk düşüncesinde hep uçlarda olduğumuzdan dışarıdan bakanların Doğu-Batı, eski-yeni ile iççice olduğumuzu gördüklerini fakat içeride halen bir orta yol bulamadığımızı mensup olduğumuz her cemaatin büyük bir ringde tarafını seçip karşı rakibi nakavt etme telaşında olduğunu söylüyor. Aslında kitabın bu kısmında tam olarak bunu söylemiyor itiraf etmeliyim başlığı okudum ve çağrışım yoluyla bunları hissedip yazdım belki bu vasat insan zekâsının yapabileceği bir şey…

   Geleneğe dönüş konusunda da büyük eleştirilerde bulunan müellifimiz, felsefe mirasının köklerimizde olmamasını düşünmeleri sebebiyle bunu da Batı’ya dönmek olarak algıladıklarını söylemektedir. Esasen geleneğe dönüşten kastettiğinin geçmişe dönüş değil, hakiki bir dönüşüne dönüş olduğuna vurgu yapmaktadır. Nurettin Topçunun bu konuda söylediği bir sözü de alıntılamış bizim de buraya alıntılamamız uygun olacaktır: “Evvellerin doymak bilmeyen aşkını, bu sonuncuların anlayış ve metotları ile birleştirip Kur’an’ı tahlil ettikten sonra, bu tahlinin unsurlarıyla bir kainat metafiziği ve insan felsefesi yapmak: İşte, rönesansımızın ilk müjdecisi bunu yapan bahtiyar olacaktır.”

   Kitabın ikinci bölümünde müellifimiz, Ricoeuryen problem başlıklarına yer veriyor. İlk konu olarak dil felsefesi ve hermenötiği seçmiş. Ricoeur dil konusunda da çift anlamlılığı seçtiğinden, dilin merkezi önemini kavramakla birlikte, yine indirgeyici tutumlardan uzak özel bir konumu tercih ettiğini söyler. Onun yöntemi hermenötik olarak da yorumlama çatışmasını ortaya çıkartmak değil, özgün çoğulluğu kavramaktır. Müellifimiz hermenötiğin bizi kurtarak bir kavram olduğunu Marx nasıl bir Marksizim’i müjdelemişse kendisi de tüm dünyaya hermenötiği müjdelemek istediğini söylüyor.  Müellifimiz din dilinin felsefe ve din arasında Ricouer’i referans alarak nasıl kesiştirildiğinden bahsederek kitabına devam ediyor. Metinden anlam çıkartabilmek için öncelikle o anlamların bizde olması gerektiğine değinen müellifimiz felsefesiz bir kimsenin geçmiş metinlere bakarak ‘’Burada felsefe yok!’’ demesinin hiç de ikna edici olmadığını söylüyor. Tarihsellik konusuna da değinen müellifimiz bir konuda bu tarihseldir, değildir meselesine girmeden bugün hangi ufuklar açacağının peşinde olmalıdır diyor. Ricoeur’un bu konuda benzer vurguları İncil için yaptığına da değiniyor. Bu tutumun biz de yani Gazali’de de olduğu vurgusunu yapıyor. Evet ve hayır diyalektiği konusunda da Ricoeur’un en belirgin özelliği olan çifte tutumdan yine uzun uzun bahsediyor. Daha sonra sembol ve mit konusun değinen müellifimiz, madde ve mana arasındaki hem ayrımın hem de ortak noktaların nasıl ince bir çizgide Ricoeur tarafından nasıl kullanıldığını anlatıyor. Müellifimiz, çağdaş felsefedeki hermenötik birikimle geleneksel birikim sentezlendiğinde aradığımız o özgün felsefenin ortaya çıkacağını söylüyor.

   Kitabın devamında Ricouer’un Bultmann eleştirisi üzerinden çıkarımlar yapıyor. Bultmann ile ilgili kısaca bilgi veren müellifimiz, en belirgin özelliğinin mitolojiden arındırılmış bir teolojik tutumu olduğunu söylüyor. Ricouer ise bu tutumu eleştiriyor mitolojiden arındırmanın Butmann’a ait olmadığını çağın genel bir sorunu olduğunu söylüyor. Buna ‘’metafizik ve dinsel nesnenin ölümü’’ diyor. Hâlbuki o her şeyde olduğu gibi burada da ikili bir sistemi savunuyor. Anlam en ham halindeyken alınıp orada bırakmamak çağa göre yorumlamak gerektiği fikrinde olduğunu söylüyor.

   Ateizm ve din felsefesi konusunda ise, Mehmet Aydın’dan alıntıladığı cümlede; ateizmin Tanrı ile ilgisi sebebiyle bir mistik tavrının olduğuna işaret ediyor. Ricouer’e göre ise; ateizmin dini yıkmadığı felsefecinin ise din ile ateizmden geçen imanın ortasında olduğunu söylüyor. Ricouer’in üç büyük kuşku ustası olarak tanımladığı Marx, Nietzsche ve Freud’un aslında tam olarak anlaşılmadığını birbirleri ile bağlantılı olarak ele alınılırsa bu durumun ancak düzeltilebileceğini söylüyor. Marx’ın ‘’Tanrı öldü!’’ sözü üzerinden analiz yapan Ricouer bunun için ‘’Hangi Tanrı öldü?’’ gibi soruları sormadığımızı söylüyor. Ve müellifimize göre; eğer ki bir yıkım varsa iman geri dönecektir. 

   Kötülük problemi ile ilgi ise; Ricouer’e göre bu problem karşısında yeni bir teodise oluşturmak gerekmektedir, eski teodisenin eksikliği ateizmi oluşturmuştur. Ricouer belli açıdan kötülük sorununun hermenötik muhteva taşıdığı, kötülüğün ahlaki ve siyasi bir yönü olduğunu kanısındadır. Müellifimiz, Türkiye’de yapılan felsefenin tek yönlü yabi ‘’Batılı’’ olmak zorunda olmadığını kendimizi keşfederek bizden bir şeyler oluşturmak gerektiğini söylüyor.

   Müellifimiz son olarak; her türden “…ve…”nin önünü açmak veya “…vav…”la düşünmek başlığını açıyor ve bu başlık altında üç soruna dikkat çekiyor bunlar:
                     i.Otantik felsefemizin ve filozofumuzun olmayışının en önemli nedenlerinden birisi, felsefenin geçmiş düşünce birikimiyle yaşadığı sorunlu ilişkidir. ii. Otantik bir felsefe, ancak bu ilişkinin yeni biçimlerde kurulmasıyla mümkün olacaktır. iii. Sürekli “ve” ile düşünen bir disiplin olan “din felsefesi”, bu yeni biçimler içinde önemli bir imkândır. [1]

   Sonuç olarak; dili hafif, akademik olarak çok yararlı olduğunu düşündüğüm bir kitap olmuş, hatta sadece akademik olarak değil felsefe kitabı olmasına rağmen halkında çok rahatlıkla okuyabileceği bir kitap olmuş. Başta da söylediğim gibi kitabın başında bulunan alıntılar bölümünü çok beğendim fakat keşke alıntılar o kısımla sınırlı kalsaydı kitabın devamında da kitabın büyük bir kısmını kaplayan alıntılarla karşılaşmak beni çok memnun etmedi. Ricouer konusunda da müellifimiz, kitabın son kısmına kadar neredeyse referans gösterdiği kişiyi bize unutturuyor ara ara ismini andığında “Bu adam da nereden çıktı?” diyebiliyorsunuz. Kitap durum tespiti konusunda çok iyi bir kitap olmuş fakat Türkiye’de yapılan birçok eser gibi “Eeee şimdi peki ne yapmalıyız?” sorusuna cevap vermiyor. Biz okuyucular müelliflerden istiyoruz ki, “Kırılacak odunu, taşıyacak suyu” göstersinler ne yazık ki az bir kısmı sadece işaret etmekle yetiniyor, çoğu bunu bile yapmıyor. Bir alıntılar sözlüğü okumaktan ileriye gidemiyoruz.

Bir kitap diyorum balyoz gibi kafanı inip seni kendine getirmiyorsa ne işe yarar.



Hazırlayan: Merve Sağlam



[1] Age. Syf, 167

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Nebevi Hareket Metodu \ Münir Muhammed Gadban

Nebevi Hareket Metodu \ Münir Muhammed Gadban

(çev. Tarık Akarsu, Düşün yy, Istanbul, 2011 )

"bu dinin yöntemindeki bir özelliği de, stratejik hareketin pratikliği ve esnekliğidir. Bu hareketin çeşitli merhaleleri ve her merhalenin gereklerine ve pratik ihtiyaçlarına uygun araçları vardır. (...) çeşitli delillerin her merhale ile olan ilgisini idrak edemeyenler, Kur'an ve sünnetteki her delili sanki nihai durumu belirten bir delilmiş gibi, bu dinde nihai kuralları temsil eder diye düşünenler ağır bir hataya düşmüş olurlar." (Yoldaki Işaretler'den)

Birinci Kısım: Mekke Dönemi 

Birinci Merhale: Gizli Davet ve Gizli Örgütlenme 

- davetçi, şahsiyetlerinden emin olup güven duyduğu kişilerden davete başlamalıdır. - toplumun sosyal yapısı, ihtiyaçları ve eğilimleri hakkında tecrübe edinerek elde edilen, insanların psikolojik yapılarını, meşrep ve duygularını içeren kültür davetçi için, insanların kalplerini açan bir anahtar niteliğindedir.
- toplumun bütün sınıfları, o sınıftan Islam davetine icabet edebilecek özellikteki kişilere daveti ulaştırabilmek amacıyla hareket edilmelidir.
- hiçbir merhale namazsız olarak geçmemiştir.
- kureyşliler davet haberini ilk öğrendiklerinde onun aleyhine hiçbir girişimde bulunmamışlar, akidelerine ve putlarına karşı olmadığı sürece bu gibi hareketlere önem göstermiyorlardı. Onlara göre din sadece kalpte inanç ve tapmakta ibadet olarak kaldığı, hayata müdahale etmediği sürece, herkes istediği gibi Allah ibadet edebilirdi. (haniflik hatırlanmalı)
- Islam fikri sadece taleb edenlere açıklanıyor, müslümanlar kendilerinden olmayanların işlerine karışmıyorlar, onları tenkid etmiyorlardı.
- iman, akıl ve kalpte yerleşerek, kuvvetli bir bağ ile fikri vicdana bağlar. Iman ne donuk bir fikri kanaat meselesi, ne de akli kanaatten oluşan boş duygular manzumesidir. Iman iki yönün de biribirinden ayırdedilemeyecek bir şekilde tam olarak birleşmesidir.
- sağlam çekirdek kadronun oluşturulmasından sonra davetin açığa vurulması, bu çekirdeğin içinde yer alanlardan hiçbiri kafirlerle çatışma merhalesinde dininden dönmemiştir.
- günümüzde gizli davet ve gizli örgütlenme rolünde bir islami hareketi düşünmemiz mümkün değildir. Ancak bu, islami hareket içerisindeki bazı kişilerin bu merhaleyi yaşamaması anlamına gelmez. Bu merhaledeki bir kişinin farzı terk etmesi ve büyük günahları işlemesi caiz değildir. Rasulullahın özürsüz olarak iki namazı birleştirdiği Müslimde rivayet edilmiş. (s, 29-49)

Ikinci Merhale: Açık Davet ve Gizli Örgütlenme 

- Ey Muhammed! Sana emredileni açıkça ortaya koy ve müşriklerden yüz çevir" (hicr 94) ayetiyle başlar. Müşriklerden yüz çevirmek mümkün olduğu kadar onlardan uzak durup, onlarla çatışmaya girmekten kaçınmak anlamına geliyordu.
- maddi bir yüzleşme ve silahlı bir mukavemet yapılmamalı, aşağılayıcı hareketlerine karşılık müşriklerden intikam alma yoluna gidilmemelidir. Bu merhale her şeyden el etek çekip sadece tebliğ ile yetinme merhalesidir. Zaruret halinde nefsi savunma hakkı saklıdır.
- müşriklerin durumunu gözeterek, onları idare etme ve sempatilerini kazanma bahanesiyle davanın özelliklerini yitirip, onu çeşitli şekillere sokarak müşriklere hoş göstermeye çalışmak caiz değildir.
- davetin anahtarlarını Rasulullah kureyşlilere verdiği yemekte yaptığı konuşmada açıkladı: 1. Bir olan Allaha inanmak, 2. Rasulullaha inanmak, 3. Ahiret gününe inanmak.
- bu insanların ortamını değiştiren şey Allahın vahyiyle olan günlük buluşmalarıdır. Bu merhalede Rasulullah ilim kaynağını (kur'an) tekleştirmeye çalışmış, hz. Ömerin tevrat okuyanı uyarması bu bağlamda.
- sahabi Erkam'ın evine gelir, gün boyunca başından geçenleri, yaptığı fikri tartışmaları, duymuş olduğu görüşleri ve kendi ortaya koyduğu delilleri, Rasulullah ve arkadaşlarına anlatırdı. - manevi eğitim için bir sene gece namazı farz kılındı.
- Allah yolunda baskı ve eziyetlere katlanmak; "ey Yasir ailesi, sabırlı olun/direnin. Randevunuz cennette." canına kastedilirse dinlerini değiştirir görünmelerine müsaade edilmiş. (nahl 106)
- ilk hicret habeşistana bi'setin 5. Yılında. Dönüşlerinde kureyşten birinin koruması altında Mekkeye girebilmişler.
- cahiliye toplumunun aşiretçilik anlayışından, günümüzde istihbarat teşkilatı, ordu içindeki askerler veya bürokrasiden birinden istifade ederek dava adamlarının korunmasını sağlamak iman ve dinden hiçbir şey eksiltmez.
- davanın menfaatine olan durumlarda cahiliye kanunlarından istifade etmek meşrudur. Bu durum bazı radikallerin düşündüğü gibi dine darbe vurmak ve Allahın kanunlarından başka kanunlara uymak anlamına gelmez. (...) demokratik düzen (prensip olarak Islam dışı bir düzendir) Islami hareket için, zorba diktatörlüklerden daha hayırlıdır. Demokrasi ortamı, davanın yayılması ve etkin olabilmesi için münasip bir ortamdır.
- yöneticilere hitab etmede islam heyetinin dahiliği; Cafer (r.a)'in takdiminin dört ana çizgisi vardı:
1. Cahiliye çağının bütün özelliklerini, açıklarını ve kötülüklerini öyle ustaca sergiledi ki, onu dinleyen bir insan kureyşlilerin kendilerine din olarak seçtikleri şeyin iğrençliğini hissedebilirdi.
2. Işini bilen, akıllı, uzman, tecrübeli bütün yöneticilerin zihnine yerleştirecebilecek ve hoşuna gidecek bir şekilde islam'ın ana esas ve kurallarını kısa ve öz cümlelerle anlattı.
3. Bu dine tutunmaları neticesinde müslümanlara yapılan zulmü havarilere yapılan zulme benzetti.
4. Adaletle ve dengeli bir şekilde hakim yöneticiyi, yalan mübalağadan ve gerçekleri bilmemezlikten uzak bir şekilde övdü.
5. Ele alınan konuların hepsinde islam ile hıristiyanlık arasındaki ortak noktalar belirtilmiş ve ihtilaf noktalarından belli ölçüde kaçınılmıştır. Müslüman siyaset adamı ve diplomatların politik görüşmelere ilişkin bu dersleri çok iyi öğrenmesi gerekir.
- imandan taviz vermek suretiyle uyuşmak, islamdan taviz vermek suretiyle anlaşmak, islam sancağından başka bir sancağın altında birleşmek caiz değildir.
- islami hareket yöneticilerinin görevi, düşman saflarının birliğini dağıtmak, kuvvetlerini kırmak ve parçalamak üzere islam düşmanlarına karşı bir savaşa girmektir. Rasulullah ümeyye oğulları ve utbe'nin tarafsız kalmalarını sağlayıp, islam davasının üzerine üşüşen kafirlerin gücünü azaltmıştır.
- Rasulullah, islama davet edip kureyşlilerin akidesine karşı savaşırken himaye edilmiştir. Himaye onun şahsı ve davet hürriyeti içindi. Daveti de, kendisini himaye edenlerin inançlarına ters düşmekte idi. Günümüzde bu olay iki şekilde tekrar olunmaktadır:
1. Cahiliyenin menfaatleri birbiriyle uyuşmamakta ve bunlardan bir grup diğerinin menfaatini engellemek için müslümanları himaye etmektedir. Böyle bir durumda müslümanlar kendilerine tanınan haklara razı olup yetinme yolunu değil, gerçek gayeye ulaşabilmek için ondan istifade etme yolunu seçmelidirler.
2. Gerçek demokrasi fikrinin yerleşmiş olduğu bir düzende düşünce ve tebliğ hürriyetinden istifade etmelidir.
- günümüzde cihadın mihnetine katlanan islami hareket, cahiliye toplumuyla karşı karşıya geldiğinde muttalib ve haşim oğulları gibi, (boykot döneminde) kendilerine yardımcı olabilecek kitleler bulabilirler. Bunları çok iyi değerlendirmeleri gerekir.
- ilk müslüman olan kişinin kadın, yine ilk şehidin kadın olması müslüman kadının hiçbir zaman mücadele alanından uzak olmadığını gösterir.
- himaye için taviz vermemek; Ebu Lehebin Ebu Talib ölünce aşiretçilik duyguları kabarmış Rasulullahı himaye etmeye başlamıştı. Kureyşliler "ona ebu talibin durumunu sor' dediler. Rasulullah 'o ateştedir' deyince kureyşlilerin saflarına katıldı. (51-168)

Üçüncü Merhale: Devletin Kuruluşu 

- Mekke dışında bir üs aramak; Rasulullahın Taife gidişi, ilk defa nusret taleb etme unsurunu görüyoruz. Bu merhaleden önce Rasulullah arapların önemli günlerine katılır ve kabilelerle görüşürdü. Fakat bu görüşme islam'a davetten öteye geçmezdi.
- Rasulullah mut'im bin adiy'in bu iyiliğini (taif dönüşü himayesini) unutmamış ve bedirde kureyşin 70 güçlü savaşçısını esir ettiklerinde "eğer mut'im sağ olsaydı, bu kokuşmuşları ona hibe ederdim" demiştir. Çağdaş islami hareketimizde bu olguyu idrak etmeye ne kadar da ihtiyacımız var. Rasulullah bizlere, kafir olsalar bile iyilik yapan kişilere mukabelede bulunmamızı, putperest olsalar dahi layık olanlara karşı sevgi muhafaza etmemizi, bizi koruyan düşmanla bize karşı savaşan düşmanı nasıl ayırt edeceğimizi öğretiyor.
- islami hareket, hükmün demokrasi olmasını içeren bir anlaşmayı imzalama hakkına ve koalisyon hükümetlerin kurulması anlaşmalarını imzalama hakkının caiz olmayacağını düşünmekteyim.
- birinci akabe biatı on kişiydi. Rasulullahı aileleri gibi koruyacaklarına dair biat ettiler.
- savaş izni verilen ilk ayet hacc 39-41. Islami hareketin savaşmak için izin verilen ortamın şartlarını dikkate alarak onun ışığı altında, şimdiki durumunu gözden geçirip, düşmana silahla karşı koyma merhalesinin planını çizmesi gerekir.
- islam üzerine biat etmek başka, islam devletini kurmak üzere biat etmek başkadır. Bu bağlamda ikinci akabe biatı savaş ve cihat biatıdır.
- islami hükümetin seçim yoluyla teşekkülü; biattan sonra Rasulullah: "bana içinizden yaptıkları işlerde kavminizden sorumlu olacak on iki tane temsilci çıkarın." dedi. Bunun üzerine dokuzu hazrecten üçü evsten olmak üzere oniki temsilci sectiler.
- islami hareketin uygun olmayan şartlarda, kafir otoriteye karşı direkt savaş ilan etmesi, şehrin harabeye dönmesine ve binlerce kişinin yok olmasına sebep olmuştur. (Hama tecrübesini örnek vermiş)
- genel menfaatinden ve ana prensiplerinden taviz vermediği müddetçe islami hareketin gençlerini kurtarmak için herhangi bir prensip, kanun ve örften yararlanmasında bir sakınca yoktur.
- istenilen beşeri güç bittiğinde, beşeri enerji tükendiğinde Allah Teala, peygamberine ve onun arkadaşına merhamet edip onları düşmanlarına üstün kılmıştır.
- bu adam müşrik olduğu halde (hicret sırasında rasulullaha yol tarif eden) müşriklere haber ulaştırmayan güvenilir bir kişi olduğundan, tecrübesinden istifade edilmiştir. Bu olay islami hareketin, ihtiyaç hissettiğinde islam dışı güçlerden emin olmaları şartıyla yararlanabileceğine işaret etmektedir.
- bunları incelediğimiz zaman, bu merhalenin tehlikesini, özelliklerini, işaretlerini ve bir damla kan bile akıtmadan bu devleti kuran Peygamberin dehasını idrak etmiş oluruz.

Ikinci Kısım: Medine Dönemi 

Birinci Merhale: Devletin Kuruluşu ve Hicretten Hendek Gazvesine 

- ensarla muhacir arasındaki ilişkileri düzenleme konusunda da bir takım hükümler içeren Medine Antlaşması, genel olarak müslümanlarla yahudiler arasındaki ilişkileri düzenleme meselesini ele alıyordu.
- Rasulullah Enes bin Malikin evinde muhacirin ile ensarı birbirlerine kardeş yaptı. Hepsi doksan kişiydiler; yarısı ensar yarısı muhacirin.
- Abdullah bin Ubey komutasındaki medine müşrikleri kureyşinde etkisiyle müslümanlara savaş ilan etti. Bu durum Rasulullaha tebliğ edilince onları çağırdı ve şöyle dedi: "kureyşin tehdidi üzerinizde çok büyük bir etki yaptı. Sizin kendi kendinizi aldattığınız kadar onlar sizi aldatamazlardı. Kardeşlerinize ve çocuklarınıza karşı savaşmak mı istiyorsunuz?" bu sözleri duyduktan sonra dağıldılar. Rasulullah bu sözleriyle onların hiçbir zaman kabullenemeyecekleri nefsi zaaflarını harekete geçirmiştir. Ne durumda olursa olsun arap insanı, içinde gizli olan kuvvet ve kahramanlık duyguları tahrik edildiği zaman korkaklıkla ayıplanmayı kabullenmez. Medinede ilk karşılaşma müslümanlarla müşrikler arasında oldu. Müslümanlar Allah ve Rasulü için kızıp galeyana gelmişlerdi. Eğer Rasulullah durumu müslümanların duygularına bıraksaydı çok şiddetli bir savaş çıkacaktı. islam davası gençlerinin, özellikle dava yöneticilerinin, herhangi bir merhalede, daha büyük ve tehlikeli düşmana karşı daha az tehlikeli düşmanlarla aralarında ortak yönleri araştırdıklarını gördüklerinde veya yöneticilerin vatan, millet duygularından veya zulmedilen zayıf gruplardan konuşmayı kabul ettiklerini gördüklerinde veya bu ortak yönün, diğer bir düşmana karşı, bu düşmanla aramızda kademeli olarak bir buluşma noktası teşkil ettiğinde, bu nebevi olguyu anlayıp idrak etmelerini umuyoruz. Tağuti otoriteler, hapishanede mahkum olan kardeşlerden birini tvye çıkararak onu, islami hareketin yöneticileri arasındaki ihtilaflar hakkında konuşmaya teşvik veya mecbur ediyorlar. Aynı evsli ve hazrecli müslümanları birbirine düşürdükleri gibi, Allah bunun üzerine Ali Imran 100. Ayeti indirmişti. (ayrıca bkz. Araf 201-202)
- münafıklar bloğunun Bedir savaşına kadar ortaya çıkmamış olduğunu söyleyebiliriz.
- islami hareketin üyeleri, yönetici kadrolarının ister barışta ister savaşta düşmanları hakkındaki tutumuna ne kadar bağlı olurlarsa, islami hareket uzak ve yakın hedefleri doğrultusunda cemaati o kadar ileri götürmeye muvaffak olur. Üye veya bir lider tarafından yönetici kadroya bu şekilde uygulanan herhangi bir baskı, Ibn Ubey'in yahudilerle olan dostluğunda onları savunması ve onları korumaya çalışmasındaki davranışıyla aynı paralelde olan bir davranıştır.
- ibn ubey'in müttefiki olan yahudilerden bir grup savaşmak için bir müfreze hazırladı. Rasulullah: "onlara emredin de geri dönsünler. Biz küfür ehliyle şirk ehline karşı galip gelemeyiz."
- zeyd ibn erkam, ibn übey'in gizli bir toplantısından haber getirdi. Rasulullah sırasıyla: "ey delikanlı, belki de ona kızdığın için böyle söylüyorsundur?, belki yanlış duymuşsundur?, belki de sözünü yanlış anlamışsındır?" sorularını sorarak yönetici kadroya çok önemli bir hareket bilinci kazandırmaktadır.
- Rasulullahın Ömer'e verdiği cevap üzerinde de duymalıyız. "hayır, sonra halk, Muhammed ashabını öldürmeye başladı diye dedikodu yayılır" islami terimlere göre bu cevabı en yakın anlamıyla şer'i siyaset olarak isimlendirebiliriz. Islam saflarındaki insanların bu manayı anlamaya ne kadar da ihtiyaçları var.
- ibn ubey'in oğlu abdullah Rasulullaha: "eğer babam hakkında duydukların için onu öldürmeyi istiyorsan bu işi yapmak için beni görevlendir. Bu işi başkasına yaptırırsan babamın katilinin gözümün önünde dolaşması nefsime ağır gelir."
- müslümanların bedir savaşıyla artan ve büyük bir seviyeye ulaşan itibarları gerilemeye başlamıştı. Bedeviler ve komşu kabileler müslümanların zaaf noktalarını görüp hep birlikte Medineyi istilaya hazırlanmaya başlamışlardı. Bu merhale boyunca müslümanların yapmış olduğu askeri hareketlere göz atacak olursak bu hareketlerin 'en iyi savunma hücumdur' prensibine dayandığını görürüz. Cephelerin hepsini birden açmaya veya hiçbir şey yapmaksızın duran düşmanı harekete geçirmeye yönelik değildi.
- alenen islam aleyhine propaganda yapan yahudi ve müşrik önderler suikast ile öldürülmek suretiyle düşman saflarına korku salındı. Bu suikastler için en doğru, en az şüphe çeken kişilerin seçilmesi de dikkate değerdir.
- müslümanlarla müşrikler arasındaki propaganda savaşı şiir üzerinden yürüyordu. Rasulullah silahlı savaşa teçhizat ve sayı bakımından çok az bir kuvvetle girmişti. Fakat şiir konusunda durum böyle değildi. Bir kaç mısra ve beyit söylemekle yetinen sahabelerin yanı sıra; başlarında Hassan ibn Sabit olmak üzere, Kab ibn Malik ve Abdullah ibn Revaha gibi meşhur şairler de vardı.
 - Savaşta Müslüman Kadınların Rolü: ilk olarak müslüman bir nesil yetiştirmekle, ikinci olarak müslüman kocalarına riayet etmekle ve onları cihat ile fedakarlığa yöneltmekle; üçüncü olarak zor anlarda sabır ve sebat gösterip sadece Allah rızasını gözetmekle; dördüncü olarak savaşta yaralılara su taşıyıp, onları tedavi etmekle; son olarak da gerektiği zaman düşmana karşı silahla cihat etmekle davaya katkıda bulunurlar. Kanaatime göre, pratikte Islam yolunda müslüman kadın için atılan en büyük adım, kadının duygu ve zevklerinin özellikle de şarkı, türkü alanında, cahiliyeden Islam'a aktarılmasıdır. Bu aktarma şu anda müslüman evlerini dolduran islami ilahiler ve Kur'an kasetlerinin ortaya çıkışıyla sağlanmıştır.
- Islami hareketin düşmanlarıyla olan tecrübelerinden haberleşme ve istihbarat ağının ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Islami hareketin haber alma örgütünün zayıflığından dolayı, yönetici kadrodan habersiz çeşitli çatışmaların başlamasına neden olunmuştur. Sırf bu yüzden hareket çok büyük bir felakete maruz kalmış ve içerideki mücahid kardeşlere ulaşan yanlış bilgiler yüzünde binlerce kişinin ölümüne sebeb olunmuştur.

Ikinci Merhale: Siyasi Cihad ve Davanın Galibiyeti 

- Rasulullahın evlilikleri: daha önceki merhalelerde yapmış olduğu evliliklerin binaya ve iç yapıyı sağlamlaştırmaya yönelik olduğunu söyleyebiliriz. Bu merhalede yapmış olduğu evliliklerin özelliği de dış safları kazanmak suretiyle bu safları Arap topraklarında davanın yayılması için bir geçit haline getirmek şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
- Hudeybiye Sulhu ve Islam Saflarının Kuvvetlenmesi Islam devletinin düşmanları tarafından resmen tanındığı ve yürek fethinin hız kazandığı bu sürece Kur'an "fethi mübin" ismini vermektedir. Islami hareket bugün, bu özelliğin ışığı altında, sermayesini yeniden gözden geçirmelidir. Kısa vadeli basit ve küçük hedeflerle uğraşmak suretiyle asıl plan ve hedefi heba etmemelidir. Bu davayı yeryüzünde sabit kılacak şey, Islami hareketin sarf ettiği çabanın yanı sıra, davayı siyasi sahaya intikal ettirmek ve söz konusu sahada tutunmasını sağlamaktır.
- Mustaz'afların Gerilla Savaşı: Mekke'den kaçan anlaşma gereği Medine'ye gidemeyen müslümanlar Ebu Basir önderliğinde Kureyş'in ticaret kervanlarının yolunda bir yere yerleştiler ve Kureyş kervanlarını rahatsız etmeye başladılar.
 - dünya hükümdarlarına gönderilen mektuplarda Rum'un yücesi, Fars'ın yücesi gibi terimlerin kullanılmasında bir beis görülmemiştir. Dava ile ilgili meselelerde, vahdaniyet ve nübüvvet düşüncesinin örtülü ya da dolaylı olmaksızın açıkça vurgulanmıştı. Gönderilen elçiler de bütün hükümdarlara Islam'a girdikleri taktirde saltanatlarının kendi idareleri altında kalacağına dair güvence veriyorlardı.
- "Ya Ali! Senin irşadınla, tek bir kişinin müslüman olması, sana kızıl develer bahşedilmesinden daha hayırlıdır."
- islam davetçileri geniş gönüllü olmalı ve Rasulullahın o günün en büyük islam düşmanı olan Halid bin Velid hakkında dediği gibi, düşmanları hakkında "eğer o savaş dehasını ve gayretini müslümanların hizmetine verirse onu diğerlerinden önde gelen bir kişi yaparız." diyebilmelidir.
 - Islami hareketin tabanını oluşturan ferdler, yöneticilerine karşı daima Berae Suresinden sonra olduğu gibi Islam'ın nihai hükümlerini uygulamaya mecbur oldukları düşüncesiyle muamele etmektedirler. Halbuki bu davranış ve düşünce tarzı, bir yandan yöneticilere zulmetmektir, diğer bir yandan da bu dinin hakikatini ve hedeflere ulaşmak için aşılması gereken merhalelerini anlayamamak demektir.
- Rasulullah, Halid'i Beni Cezime'ye savaşmak için değil; irşad ve tebliğ için göndermişti. Halid bir çok kişiyi öldürdü. Müslümanlara yeryüzünün en yüce örnekleri olarak bakan Araplar arasında kötü bir etki bıraktı. Rasulullah: Halid'in yaptıklarından beriyim, Allahım, onun yapmış olduklarından sana sığınıyorum."

25 Mart 2016 Cuma

SÖZ’ÜN ÖZÜ/Dücane Cündioğlu


       Dücane Cündioğlu’nun 1996 yılında yazdığı , vahyin tabiatı ve inzaline dair kitabı 3 ana bölüm üzerine kurgulanmış.Her ne kadar 3 bölüm üzerine kurgunlasa da esas aktarmak istediği bölüm 3. Bölüm olarak karşımıza çıkmakta.
     
     3. bölümde Vahyin iniş şekillerini ele alan yazar ilk iki bölümü bu bölüme hazırlık mahiyetinde kaleme almış gözüküyor.

     İlk bölüme girmeden evvel yapmış olduğu giriş kısmında (bugün de büyük sıkıntısını çektiğimiz) Kuran’ın ne demek ne vermek istediğinden ziyade bulunduğu koşullardan hareketle metne anlam vermeye kalkışanların ve ismine “Kurandan Hakikatler” gibi sloganik isimler vererek pazarlamalarına ve tahrif etmelerine şiddetle karşı çıkıyor yazar.

     Özellikle burada Sünni ve Şii siyaset geleneğinin hilafet ve imamet doktrinlerine ayrıca bugün birtakım insanların da İslam'da yönetim sistemi demokrasidir diye ortaya çıkmalarına karşı çıkan yazar Kura' da geçen “şura/meşveret” kelimelerine dayanan kişilerin aslında iyi niyetli olmadığı çünkü bu kelimelerin ıstılahi anlamda kullanılmadıklarını ifade ediyor.Buradan hareketle Şura kelimesinin ifade edildiği gibi metinden ayrı okunduğu ve bu minvalde ne Şii ne Sünni ne de Parlementer/Demokrasi sistemine Kuran'da geçtiği anlamıyla tekamül edemeyeceğini paylaşıyor.

     Bu girişten sonra Allah ve Kelam bahsiyle ilk bölüme girişini yapan yazar Allah’ın sözlerini nasıl ifade edeceği üzerine bazı sonuçlar ortaya koyar. Allah’ın insanlarla nasıl konuştuğunu, kimlerle konuştuğunu Kuran’dan örnekler vererek açıklar.Bölüm hakkındaki tafsilatı okuyacak olanlara bırakarak 2. Bölüme geçelim.

     Bu bölümde de Akıl ve Vahiy başlığıyla vahyi her kulun tecrübe edemeyeceğini vurgulayarak başlar söze yazar.Ve Vahyin mahiyetini İsra 85 bağlamında çeşitli müfessirlerden bu ayetin tefsirini alıntılayarak açıklama yapar.Ve 3. Bölüme yani kitabın ana gövdesine giriş yapar.

     Son bölüm olan bu kısmın başlığı ise “VAHYİN İNİŞ ŞEKİLLERİ”dir.Şura 51 bağlamında bu inişin 3 çeşit olduğunu açıklamaya çalışan yazar kitabın geri kalanını buna ayırmıştır.Şura 51 de ifade edildiği gibi “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir.”

     Özellikle her bir tecrübeyi ayrı ayrı ele alan yazar birinci ve ikinci şeklin çok nadir şekilde gerçekleştiği genel olarak üçüncü şekilde gerçekleştiği ifade edilir.

     Vahiy yoluyla inen ayetlerin müfessirlerinde genel kanaatine göre uykuda sadık rüyayla Cebrail vasıtasıyla gerçekleştiğini belirten yazar her bir başlık için ayrı ayrı –rivayetler,örnekler- kısmı açmış ve konuyu genişletmiştir.Örnek olması bakımından Alak suresinin ilk 5 ayetinin yani ilk vahyin bu şekilde gerçekleştiğini Hz Aişe’nin rivayetine de dayanarak  söylemektedir.Ayrıca yine bu bölümde (kısada olsa) Kuran'ın tamamının semaya inip inmediği hakkında ki tartışmalar ve görüşler sunulup yazar kendi görüşünü de ifade etmiştir.

     Daha sonra perde arkasından iniş şekline değinen yazar, yukarıda ifade ettiğimiz gibi rivayet ve örnekler olarak ayrı ayrı durum tespiti yapmıştır.Bu konu hakkında Tevrat ve Kuranın beraber okunması gerektiğini söyleyen yazar ikisini beraber okumadan tam anlamıyla anlaşılamayacağını ifade etmiş ve beraberce incelemeye tabi tutmuştur. Allah'ın Hz. Musa ile yüz yüze görüştüğünü ifade eden Muharref Tevrata cevap niteliğinde olan ayetleri sunmuştur.

     Son olarak 3. Şekil olan “Elçi vasıtasıyla” olan vahiy de ise Allah vahyi elçi vasıtasıyla Rasul'ün kalbine ilka etmiştir.Kuranın genel inzal şekli ise budur.Kuran'ın Hz Muhammedin kalbine vahiy meleği Cebrail tarafından ilka edildiği müfessirlerin genel kabulüdür.


     3 bölümü bitirdikten sonra konunun daha net anlaşılabilmesi için Vahiy,Rasul,Tenzil ve Kalb kelimeleri özel açıklanarak sonuç bölümüne geçilmiş ve bu bölümü de tek cümleyle ifade edersek “Sözün bütünlüğü için metin içi bağlama bakıldığı kadar metin dışı bağlamında dikkate alınması” ifade edilmiştir.(Siyak-Sibak ilişkisi) 

3 Şubat 2016 Çarşamba

İSLAM METAFİZİĞİNDE TANRI ve İNSAN

İbnü’l Arabî ve Vahdet-i Vücûd Geleneği
Ekrem Demirli
Kabalcı Yayıncılık, İstanbul 2011, 343 syf.

            
         İslam düşüncesinde bir yenilik ihtiyacı hisseden ve bunun için çalışan aydınlarımız, geleneğin tamamen reddi yöntemini yöntemi’l-âla olarak görmüş köklerimizde olan tasavvufu kökten red ederek dinin aslına ulaşabileceğimizi iddia etmiştir. Fakat zaman göstermiştir ki kökten reddin tepkisellikten ve rasyonellikten öteye gidemeyip yeni bir mezhep oluşturmaya yaramıştır. Pek az bir zaman sonra anlayacaklarını ummuduğum tarihi yok sayarak yeniliğin mümkün olmayacağı fikri üzerinde tekrar bu hakikati düşünmeyi diledim. Bundan ilhamla tasavvuf ilminde en güçlü etkiye sahip olan İbnü’l-Arabî’yi okumak istedim. Ekrem Demirli gibi bu konuda ilmi derinliği olan, ayrıca İbnü’l-Arabî’nin Fususu’l-Hikem’ini bize kazandıracak kadar fikirlerini içselleştirmiş biri tarafından kaleme alınmış “İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan” kitabını tercih etmem ise kaçınılmayacak bir sonuçtu.
   Müellifimiz kitaba hacimli bir giriş yapmış, bu giriş metni içinde İbni Arabi ve öğrencisi Sadrettin Konevi karşılaştırması yapmıştır. İbnü’l-Arabî’nin sufi-hakim Sadrettin Konevi’nin ise hakim-sufi olduğunu söyleyerek ikisi hakkında ayrımı en yalın ve en net şekilde açıklamıştır.
   Müellifimiz birinci bölümde metafizik düşünce üzerinde durmuş, bu konu ile ilgili alt başlıklar açmıştır. Kıdem ve hudus konusunun tartışmalarından bahsederken İbnü’l-Arabî’nin bu tartışmalara yeni bir boyut getirdiğini, “Âlem için ne zaman var olduğu sorusunu sorabilir miyiz?” dediğini aktarmıştır. Zaman konusu üzerinde duran İbni Arabi, Dehr’in Allah olduğunu söylemiştir. Döngüsel zaman teorisi ile ilgili zamanın zihinde ilk tasavvur edilen gayeye döndüğünü söyler bunu Peygamberin ilk yaratılan ilk gaye olduğu diğer peygamberlerin onun şeriatını getirdiğini söylediği örneği ile açıklar. Bunu tarihin ilk seyri olarak görür, ikinci dönemin ise Peygamber döneminin kendi içinde geçirdiği aşamaları, geceye benzeterek ve bu gece metaforunu üçe ayırarak anlatır. Kendi dönemini gecenin son üçte birlik zamanı olduğunu ilim ve marifetin işte bu dönemde indiğini söyler. Son bölümde ise gelinen sonun aslında başlangıç olduğunu asıl gayenin zaten bu sona ulaşmak olduğunu söyler.

    Yeni dönemde tasavvuf başlığında müellifimiz, İbn Haldun’un tasavvuf seyri ile ilgili görüşlerini anlatır. Tasavvufun Bâtınilik ile karşılaşmasının bozulmasına neden olduğunu söyler. İbnü’l-Arabî’ve takipçileri ise kendilerini felsefede eksik kavranılmış olan hakikati ikmal eden kimseler olarak görmektelerdi. İbnü’l-Arabî fıkıh, tefsir, kıraat ilimleri ile uğraşmışsa da İbnü’l-Arabî ve takipçileri incelenecekse, kelam ve felsefe ile ilişkileri üzerinde daha dikkatli durmuşlardır. Kelam İbnü’l-Arabî’ye göre, inanana yarar sağlamayan inanmayana ise iknada yetersiz ilimdir. Felsefe konusunda İbni Arabi’den çok Konevi’nin görüşleri aktarılmıştır. Konevi’nin felsefeye eleştirileri Aristoteles takipçileri ile ortaya çıkan yöntem üzerine olmuştur.

   Şarihler dönemi ve iki kitabın serüveni başlığında ise müellifimiz, Fusûsu’l-Hikem ve Miftahu’l-Gayb kitaplarını ele almıştır. Fusûsu’l-Hikem’in tasavvuf dünyası için çok önemli bir eser olduğunu onun sayesinde pek çok yeni terimin ortaya çıktığını, en çok şerh edilen eserlerden olduğunu, peygamberlerin öykülerini ele aldığını söyler.

   Müellifimiz, kitabın devamında ikinci bölüme “Metafiziği Yeniden Yorumlamak” başlığı ile geçer. Olgunluk döneminin en büyük sorununun adlandırma güçlüğü olduğunu, “yün giyenler”, “tasavvuf metafiziği”, “felsefi tasavvuf”, “nazari veya teorik tasavvuf” gibi isimleri almış iseler de hepsi bir kısmını kapsayan bir kısmını bırakan isimler olarak kaldığını söyler.

   Teorik tasavvufa giden süreçte, zühd konusunu ele alan müellifimiz, sunni tasavvufun gelişimi ile devam eder. Dini yükümlülüklerin bir araç mı bir amaç mı? olduğu sorunun ilk dönem tasavvufunun en önemli sorunu olduğundan bahseder. Yöntem sorununda da birçok eleştiri almış olmalarını dillendirir. Fakat onların tek yönteminin olduğunu bunun da; ahlakın güzelleşmesi, nafile ibadetle farzların sağlamlaştırılması, zikir gibi konularla bir ahlak geliştirme yöntemi olduğunu söyler. Son dönemde ise çeşitli konularda fikirlere sahip geniş bir yapının ortaya çıktığından bahseder.

   İbnü’l-Arabî dönemi tasavvufi olgunluk döneminde bir tasavvuftur. Müellifimiz; yeni dönem sufileri tikel ilimlerin kendisine hizmet ettikleri üst bir ilim kurmak isterlerken, kelama dayanmakla birlikte en çok metafizikle uğraştıklarını söyler. Yeni terimler oluşturduklarını filozofların metafizik ve diğer ilimler olarak isimlendirmelerini İbnü’l-Arabî’nin kevni ve rabbani ilim olarak ayrım yaptığını söyler. Metafizik konusunda yorumlamalarından bahseden müellifimiz; Konevi’nin metafiziğin konusunun hak ve hakkın varlığı olarak belirttiğini söyler.

   Üçüncü bölümde müellifimiz, İbnü’l-Arabî’ve takipçilerinde varlık sorununa değinir. Varlık konusu ile başlayan müellifimiz; sufilerin varlık anlayışının merkezinde Tanrı’nın yer aldığı bir Tanrı-âlem yorumu olarak kendini bilmek, Tanrı’yı bilmek olarak tanımlamıştır. İbnü’l-Arabi’nin tanrı tasavvuru; bütün varlığın ve varlıktaki her eylemin ilkesi olan tanrı anlayışıdır. Sufiler şöyle düşünüyordu; herhangi bir dış şart yok ise ancak bir şeyden ancak kendisi gibi bir şey çıkması zorunludur. Fakat İbnü’l-Arabi varlık birse de onun iki yönü vardır, bu ilahi isimlerle oluşur, farklılık çokluk esasen bundan kaynaklanmaktadır der. Sufiler, “rahmetim her şeyi kaplamıştır.” Anlamındaki ayeti de Tanrı’nın kötülük azap dâhil olmak üzere her şeyi kaplamış olması ile açıklar. Varlık ve mertebeleri konusuna değinen müellifimiz, İbnü’l-Arabi’nin varlığın mertebeleri konusunda en fazla kullanılan yedi mertebeyi kitabına almıştır. Bunlar: Lâ-taayyün Mertebesi, Taayyün-i Evvel, Taayyün-i Sani, Mertebe-i Ervah, Mertebe-i Misal, Mertebe-i Şehadet, Mertebe-i İnsan.

   Dördüncü bölümde müellifimiz; Metafizik düşüncede insan konusunu işler. İbnü’l-Arabi’nin insan düşüncesini ele alırken, “toplamak-ayırmak” ya da “genel-özel” ihata eden-edilen gibi kavramların üzerinde durulması gerektiğini söyler müellifimiz. Bunlardan ihata eden-edilen ilişkisi konusunda birincisinin ilahi isimler olduğunu ve bu isimlerle ulaştığı sonucu varlığa uygulamasının da ikincisinin olduğu söyler ve bu teorisinin insan konusunda en önemli teorisi olduğunu söyler. İnsanın ontolojik yönüyle ilgili olarak İbnü’l-Arabi’nin ihata ediciliği üzerinde durduğunu, gayenin varlığı öncelediğini söyler. Epistemolojik bir varlık olarak insan konusunda ise, herkesin varlıkta özel bir bilgiye sahip olduğunu, bu bilmeyi hakka bağlayan isim yoluyla ve bu bilginin sonucu olarak hakikati bilmek olduğunu söyler. Tanrı’nın en büyük delilinin Tanrı’yı insanda ve insanın dünyasıyla bilmek olarak gördüğünü söylemiştir. Özgürlük konusunda da İbnü’l-Arabi’nin fikirlerine değinen müellifimiz, “İnsan seçime” mecburdur.” dediğini kaydeder.   

    Sonuç olarak; kitap çok akıcı bir dille yazılmış, dizin, bölümler, konu başlıkları özenle seçilmiş. Tasavvufu ikmal eden, kendine has felsefi sistemini oluşturan İbnü’l-Arabi abartıdan uzak anlatılmış, hatta yer yer eleştirilmiştir. Tasavvufun müslüman cemiyette hak ettiği yeri alması için ön yargısız tasavvuf menbağına tekrar bakılması için okunabilecek temel eserlerden olduğunu düşünüyorum. Kitabı okurken ziyadesi ile keyif aldığımı da eklemeden geçemeyeceğim.

                                                       Et tevfiki minallah…






Hazırlayan: Merve Sağlam

11 Ocak 2016 Pazartesi

Cahiliyye'yi Farklı Okumak \ Mehmet Azimli


Mehmet Azimli, Ankara,2015
Tanıtım: Zeynep Andiç

İslam Tarihi sahasında nitelikli çalışmalarıyla tanınan Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Azimli tarafından kaleme alınan bu eser 2015 yılında okuyucuların teveccühüne sunuldu.
Cahiliyye’yi Farklı Okumak kitabı ile birlikte, Siyeri Farklı Okumak ile başlayan ve Dört Halifeyi Farklı Okumak kitaplarıyla devam eden serinin başındaki boşluk tamamlanmış olmaktadır.  Bu eser, genel bir girişin ardından beş ana bölüm ve bibliyografi bölümlerinden oluşmaktadır.
Yazar, eserin önsözünde kitabın bel kemiği diyebileceğimiz şu tezle başlar: "Hz.Peygamber bir devrimci değil,  ıslahatçıdır." Kitabın geriye kalan kısımları bu önermenin şerhidir dersek mübalağa yapmış olmayız.  Zira yazarın da ifade ettiği üzere Hz. Peygamber  ‘’Cahiliyye döneminden kalan uygulamaların nerdeyse %90'ını aynen devam (ibga) ettirmiştir. Mekke ve Arabistan'daki insanlığın birikimi olan şeyleri hepten reddetmemiş, bunları alıp hazmedip yeni bir form oluşturmuş,  tadil (düzeltme) etmiştir. Çok azını ise yasaklayıp (ilga) ortadan kaldırmıştır." Bu bağlamda,  İslam'ın yeni gelen birşey olmaması haklı gerekçesiyle de "İslam Öncesi Cahiliyye" ifadesinin çok yanlış olduğunu,  bunun yerine doğru ifadenin "Son Risalet Öncesi Cahiliyye" olması gerektiğini belirtir.
Yine önsöz kısmında, eserin müslümanlığın geldiği zemini aydınlatma amacında olduğunu ve bunun için Cahiliyye dönemi uygulamalarının İslam'a izdüşümünün inceleneceğini ifade etmektedir.
Giriş bölümünde, Cahiliyye kelimesinin anlamı üzerinde durulmakta ve bilinenin aksine cahiliyyeden kastedilenin sadece 'cahillik ve ilimsizlik' olmadığı 'hilimsizlik ve uygununu yapmama' olduğu vurgulanmaktadır. Esasen de İslam ile eski dönemi ayırt etmek için kullanılan bir sözcük olduğu ifade edilmektedir. Yine bu bölümde yazar, Kur'an'ın, Cahiliyye döneminin bütün kurumlarına savaş açmadığını veya yeni bir icat ortaya koymadığını belirtmektedir. Nitekim, Kur'an'ın o günün kültür coğrafyasına ait enstrümanlara dayanarak mesajını ulaştırmaya çalışması buna delil olarak zikredilmektedir. Yazar, Kur'an'ın nazil olduğu zeminin problemleriyle ‘ilgili’ olduğunu şu sözlerle ifade etmektedir: "Kur'an dönemin Arap toplumunu dikkate alarak nazil olduğu için mecburen hükümler de Arabi bir karakter taşımıştır. Ancak bu yereli dikkate alan mesajdan evrensel hükümler çıkarmak da mümkündür." Örneğin, Kur'an’daki cennet tasvirlerinde; Araplar için sıcaktan koruyucu olarak çok önemli olan çadır figürü veya cennetin serinliğinin Araplar için çok anlam ifade eden yerel ifadeler olduğu, ancak evrensel ilkeler çıkarılabileceği zikredilmektedir. Bir örnek daha vermek gerekirse "yedi kat gökler" veya dünyanın düz oluşu konusundaki ayetlerin Arap algısını kasten aşmamaya çalıştığı söylenmektedir. Yazar, bu tür ifadelerin mesajın ilahiliğine zarar vermediğini belirttikten sonra Kur'an'ın amacını şöyle ifade eder: "Kur'an'ın amacı, astronomik doğruları anlatmaktan öte, o günkü algı üzerinden kendi mesajını topluma ulaştırmaktır."
Yine, Kur'an'ın toplumsal zemine yabancı bir kitap olmadığının en iyi göstergelerinden biri olarak Kur'an dilinin Arapça oluşu hakkında şunları ifade etmektedir: "Vahyin dili olan Arapça'nın  (Kur'an'en Arabiyyen) önemli hale gelmesi, orjinalliğinden değil, dilin bütün eksikliğine rağmen Kur'an'ın mesajını bu dil üzerinden kendi (hükmen arabiyyen) vermesindedir."
Bütün bunlardan sonra yazar, Cahiliyye dönemini en iyi anlatan belgenin Kur'an olduğunu zikretmektedir.
Birinci bölümde, Arap Yarımadası'nda meskun bulunan Araplar, kökenleri ve coğrafi olarak yerleştikleri yerler ile birbiriyle olan siyasi, ekonomik, kültürel ilişkileri ele alınmaktadır. Yine bu bölümde, Arapların yaşam tarzı, ekonomisi, ve dini yapısı incelenmiştir.
İkinci Bölüm'den itibaren, Arapların Cahiliyye dönemindeki inanç, ibadet, toplumsal hukuk ve kültürel unsurları Müslümanlık ile karşılaştırılarak ibga, tadil ve ilga edilen durumlar söz konusu edilmektedir.
İkinci bölümde, İslam Öncesi İnançlar işlenmektedir. Bu bölümdeki inançları önemli bulduğumuz notlarla şu şekilde sıralamak mümkündür:
1)Allah İnancı: Cahiliyye dönemi Arapları da Allah inancına sahiptir, ancak onların bu konudaki sorunu Allah ile iletişim sorunudur. Yine, "Ya Allah, Allahümme" gibi tabirleri kullanmışlardır. Ayrıca Mekkeliler Allah'a yer izafe ederek onun gökte olduğuna inanırlardı, Hz. Peygamber'in ifadelerinde de inen Kur'an ayetlerinde de bu algıya yaklaştırılmış bir dil tercih edildiğini görmekteyiz.
2) Peygamber İnancı: Mekkelilerde bir peygamber algısı mevcut idi. Onlar Hz Peygamber'e hiçbir zaman peygamberlik denen şeyin ne olduğunu sormadılar. Peygamberlik olayına değil;  Hz. Muhammed'in peygamber oluşuna itiraz ediyorlardı.
Bunların dışında Mekkelilerin kitap, melek, şeytan, ahiret, cennet cehennem ve kader inancı da olduğu da eserde görülmektedir.
Kitabın üçüncü bölümünde ise İslam Öncesi İbadetler işlenmektedir.
1) Abdest: Abdest ayeti Medine’de nazil olduğu halde,  Müslümanların Cahiliyye’den kalan bu adeti Mekke’de devam ettirdiklerini görmekteyiz. Teyemmüm ve guslün de hakeza Yahudilik ve Araplarda olduğu görülmektedir.
2)Namaz: Namaz ibadetinin de Yahudi, Hristyan, Sümerler ve Zerdüştlerde de olduğunu görmekteyiz.
Mekkeli Müşrikler, Hz. İbrahim’den kalma bir uygulama olarak namaz mefhumunu bazı ritüelleri farklı olmakla birlikte biliyorlardı. Ayrıca İslam öncesi önemli şahıslardan olup muvahhit olduğu zikredilen Kus b. Saide’nin de namaz kıldığı zikredilir.
Arabistan’a yakın bir bölgedeki Sümerlerde namaz ibadeti beş vakit şeklinde icra ediliyordu. Arabistan üzerinde birçok tesiri olan İran’daki Zerdüştlerde de aynı şekilde abdest alınıp Müslümanların şu an kabul ettikleri şekilde beş vakit ibadet ediliyordu. Ehl-i Kitap Yahudilerde de namaz ibadeti beş vakitti.
3)Cuma günü ve hutbe: Cahiliyye’de Cuma gününe önem atfedilir, o güne mahsus ibadet edilir ve hatta hutbe verilirdi. Bu uygulamayı Hz. Peygamberin dedelerinden Kab b. Lüey başlatmıştır.
Bunların dışında,  Oruç,  hac, zekat ve kurbanın da Cahiliyye dönemine yabancı ibadetler olmadıklarını görmekteyiz.
Kitabın dördüncü bölümünde ise İslam Öncesi Toplumsal Hukuk işlenmektedir. Yazar bu bölümü beş ana başlık altında işlemektedir: İdare Hukuku, Savaş Hukuku, Evlilik Hukuku, Ceza Hukuku ve Alış-veriş Hukuku. Her bir başlıktan aktaracağımız önemli notlar kısaca şu şekildedir:
1)İdare Hukuku: İslam Öncesi Cahiliyye toplumunun yönetim yapılanmasını incelediğimizde adalet, şura, maslahat gibi erdemlerin bazılarının idari uygulamalarda referans noktası olarak kabul edildiğini görüyoruz. Mekkeli Müşrikler yönetim işlerini Dar’ün-Nedve’de tartışarak istişare ile karara bağlıyorlardı. Hz. Peygamber de ilk halifeler de bu Arap örfünü aynen uygulamışlardır. Anlaşamadıkları konularda adil bir hakem tayin etme uygulaması da İslam’dan sonra da devam ettirilmiştir.
2)Savaş Hukuku: Araplarda sosyal hayatta esas olan düşmanlıktı. Eğer bir antlaşma ile bağlanmadı ise yani barış yok ise yağma caizdi ve gerekli idi… Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, Araplardaki sürekli yağma ve savaş ruhunu bildiklerinden dolayı organize bir şekilde bu enerjiyi iyi yönlere kanalize ettiler. Hz. Peygamber Arap ruhundaki bu savaş ve yağma ruhunu cihat unsuru ile yönlendirdi. İlk iki halife ise Hz. Peygamber sonrası tekrar isyancı ruhları kabaran Arapları kuzeye organizeli bir şekilde yönlendirerek fetihlere kanalize ettiler. Böylece bu enerji kendi aralarında kan dökmek yerine İslam’ın yayılması için harcanmış oldu.
Araplardaki savaş hukukunun birçoğu İslam sonrası aynen korunmuştur. Örneğin savaşlarda galip gelen liderlerin Safiy hakkı olan istediği köle ve cariyeyi seçme olayı Hayber Savaşı’nda uygulanmıştır. Yine ganimetin 1/5 olarak bölünmesi bir Cahiliyye adetiydi ve İslam sonrası da devam ettirildi. Dahası Kur’an bunu onayladı. Cizye tabiri de İslam’dan önce de kullanılıyordu. Hatta İslam öncesi Yemen’deki Sebelilerde bu tabir vardı.
Muahat kurumu İslam’dan sonra kalsa da, birbirine miras olma olayı kaldırılmıştır.
3)Evlilik Hukuku: Cahiliyye dönemindeki evlilik törenleri ile İslam sonrası evlilik törenlerinin arasında fark yoktur. Örneğin, Cahiliyye’deki veli izni uygulaması, küfüv (denklik) şartı ve erkek tarafının mehir vermesi gerektiği adetlerinin İslam öncesi müşriklerde olduğunu görmekteyiz.
İslam sonrası evlilik ile ilgili sınırlamalarda bazı düzenlemeler getirilmiştir. Üvey anne ile evlilik, iki kız kardeş ile evlilik, kadının mirasına konma gibi konular düzenlenmiş veya değiştirilmiştir. Kur’an’ın ilga ettiği uygulamalardan bir kısmı -üvey anne ile evlilik yasağı gibi- Yahudilerde de vardı. Aynı zamanda eski Türklerde de uygulanıyordu.
İslam, Cahiliyye dönemi boşama hukukunu genel olarak kabul etmiş olup sadece erkeğe kadınların lehine bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Ancak bunların bir kısmı hukuki bir nitelik taşımamaktadır.
4)Ceza Hukuku: Zina cezasının İslam öncesi Hammurabi ve Sümer kanunlarında olduğu ve buradan Tevrat’a da yansıdığı zikredilir. Cahiliyye döneminde de zina kötü görülüyor ve ‘’Hür adam zina eder mi?’’ diye zina yapanları ayıplıyorlardı. Ancak buna karşılık uyguladıkları bir ceza da bulunmuyordu.
Cahiliyye döneminde Mekke’de hırsızlığın  cezası elin kesilmesiydi. Kaynaklar, İslam öncesi hırsızlık yaptıkları için elleri kesilenlerin listelerini aktarırlar.
Araplar, İslam öncesi döneminde eşkıyayı (hirabe) asarlardı. İslam ile birlikte şu ayetler bu konuda hükmü koydu: ‘’Allah ve peygamberi ile savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu dünyada onlara bir rezilliktir. Onlara ahirette büyük azap vardır.’’ (Maide,33)
İçki konusunda, Yahudilikte bulunan ‘’azı haram olanın çoğu da haram’’ prensibini Müslümanlar da kabul etmişlerdi. Cahiliyye döneminde içkinin cezası ile ilgili net bir hüküm yoktu. Bu durum İslam sonrasına da tesir etti. Kur’an’da bu konuda belli bir ceza olmadığı gibi, Hz. Peygamber’in de uygulamalarında tam bir netlik bulunmamaktadır.
Kısas uygulamasının ilk defa Hammurabi kanunlarında olduğu zikredilir. Daha sonra Tevrat metinlerinde yer almış olan bu hükmü Kur’an da teyit etmektedir. Cahiliyye dönemi Araplarında da kısas mevcut idi. Ancak devlet otoritesi olmadığı için uygulama problemleri oluyor ve çok defa kan davasına sebep oluyordu.
5)Alış-Veriş Hukuku: Cahiliyye dönemi alış veriş hukuku islamiyet sonrası aynen devam ettirilmiştir.  Ancak tefecilik bağlamındaki faiz, alış verişte hile gibi konular yasaklanmıştır. Bunun dışında her şey uygun görülmüştür.
Beşinci ve son bölüme geldiğimizde İslâm Öncesi Kültürel Unsurların işlendiğini görmekteyiz.
İsimler: Cahiliyye döneminde kullanılan isimler, İslamiyet sonrası da aynen devam ettirildi. Sadece putları yücelten Abduluzza gibi adlar ve negatif anlamları olan bazı isimler değiştirildi.
Giyim: Islam, Cahiliyye toplumundan ayrı bir giyim modeli önermedi.
Sakal: Araplarda sakal kesme geleneği yoktu. Bıyık kesmek ise onlarda adet idi.
Sünnet Olma: Sünnet olma adeti Eski Mısırlılarda mevcut idi. Bu adet Hz. İbrahim'den kalma bir gelenek olarak Araplara geçmiş olmalıdır. Sünnet uygulaması Yahudilerde günümüzde de devam etse de, Hıristiyanlarda sadece Habeşi kilisesinde devam ettirilmektedir. Ancak bu geleneğin İslami bir emir olarak devam edip etmediği şüphelidir.  Kuranda sünnet konusunda bir ayet olmadığı gibi hadislerde de bu konuda amir bir hüküm olmadığını anlıyoruz.
Tıp: Hz. Peygamberin kendi döneminde uyguladığı tıbbi uygulamalar, dönemsel ve Arap toplumunun bildiği bilgiler düzeyindedir.
Sol El: Mecusilikte sağ taraf önceliklidir. Bu durum Yahudilikte de vardır.  Araplar açısından da sol el ve sol taraf olumsuz olarak görülürdü. Bu algı İslamiyet’te de devam etti ancak bu bir ihtiyaç gereği olarak ortaya çıktı.

Kitaptan önemli bularak yapmış olduğumuz alıntılardan da görülmektedir ki İslam, öncesini yok saymamıştır. İslam’ın şekilsel ve zihinsel olmak üzere iki şekilde değişiklik yapmış olduğunu görmekteyiz. İbga, ilga ve tadilin daha çok ıslahın şekilsel boyutuyla ilgili olduğunu, ilkeler vaz edilirken ise mevcut KAVRAM (haram aylar, rüku-secde gibi) ve ALGILAR (cennet-cehennem=soğuk-sıcak) zemininde verilmeye çalışıldığını, bunun da meselenin zihinsel boyutuyla alakalı olduğunu görmekteyiz. Bunların dışında kalan meselelerde ise, İslam’ın alternatif getirmediği durumları aynen devam ettirdiğini (tedricilikte bıraktığını) ve toplumun istenilen düzeye gelmesi için olumlu önerilerde bulunduğunu görmekteyiz (ör:kölelik).
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Cahiliyye-İslam zıtların savaşı değildir, ya da birinin zamansal olarak bitip diğerinin yeni bir başlangıç yaptığı kronolojik tarih sayfası da değildir. Cahiliyye’nin olgularının tarihselliği İslam’ın ilkelerinin evrenselliğine engel olmamıştır.





30 Kasım 2015 Pazartesi

İslamın İkinci Mesajı


Taha, Mahmud Muhammed, İslamın İkinci Mesajı, çev. Barış Baysal, Kalkedon yy, İstanbul 2008

Yazarın Hayatı ve Fikirleri 
Cezaevinde geçirdiği o dönem için şunları söyleyecekti: "Cezaevine kapatıldığımda oraya Tanrı tarafından getirildiğimi fark ettim ve onunla halvete başladım".Sudan anayasası üzerine görüşlerini açıkladığı bir kitap yazdı. Başkanlık sistemiyle yönetilen, federal, demokratik, sosyalist bir Sudan öneriyordu. Şeriattan alınmış yasaların uygulanmasına şiddetle karşıydı. Ona göre Şeriata başvurmak gayrimüslimlerin ve Arap olmayan Sudanlıların güvensizliğine yol açacaktı.

Kasım 1968'de Taha Ridda suçuyla, yani dinden dönmekle suçlandı. Bu suçun cezası ölümdü. Düşünce ve ifade özgürlüğü hakkını ileri sürerek mahkemeye çıkmayı reddetti.Temyiz mahkemesi beş tutuklu için de verilen idam cezalarını haklı bulmuştur. Taha'nın döneklik suçunda ısrar etmesi nedeniyle temyiz mahkemesi ona tövbe ederek cezadan kurtulma hakkı tanımamıştır.Taha, kızıl çelikten idam sehpasının basamaklarına getirildiğinde yüzünü kaplayan örtü birkaç dakikalığına çıkarılmıştır. İnfaz için örtü yeniden takılana dek kalabalığı yüzünde bir gülümsemeyle süzdüğü görülmektedir.The Telegraph, başka bir terörist saldırının yıl dönümünde şunu sormaktadır: "lslam'ın Gandhi'si nerede?" Aslında Gandhi'nin bir İslami benzeri vardır ve hak ettiği üne sahip değildir. Adı Mahmoud Muhammed Taha'dır.Ona göre Kuran'ın evrensel ilkeleri ile belli tarihsel koşullarda inançlılara yol göstermek için koyulan ikincil kurallar birbirlerinden ayırt edilmelidir. İlkeler Mekke'deki başlangıç evresinde belirlenmişken diğerleri İslam'ın Medine'deki varoluş savaşı sürecinde ortaya çıkmıştır. Taha'ya göre bu kurallar Mekke'de verilen mesajın geçici olarak askıya alınmasından ibarettir ve yalnızca Arabistan'ın 7. yüzyıldaki olgunlaşmamış halinden kaynaklanmaktadır. Gandhi gibi Mahmoud Muhammed Taha da insanlığın hak etmediği bir armağandı. Verdiği hoşgörü ve barış mesajları yüzünden öldürüldü. Gerçek şehitlik mertebesine ulaştı.
... İnsanlık; kendi gelişim çizgisi içinde, maddi ayağı üzerinde ilerlerken onu yere koyup üzerine yüklendiğinde manevi ayağını ileri atmaya hazır hale gelir. (36)

Aslında, komünizm kapitalizmden yalnızca derece olarak ayrılır. Özünde en az kapitalizm kadar materyalisttir, yalnızca daha adil bir bölüşümü öngörür. iki ideoloji arasındaki açık düşmanlık, aynı dinin kökenlerindeki farklılıklardan çok temellerinin aynılığını vurgulayan farklı mezhepleri arasındaki anlaşmazlıklara benzemektedir. (42)

Felsefeciler bu tarihsel deneyimlerden bireyin özgürlüğünün toplumun menfaatiyle kaçınılmaz olarak çelişeceği sonucuna varmışlardır. Bu nedenle bireyin özgürlüğünün toplum menfaatlerine kurban edilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Birey olma çağı, bireyle toplum arasında sözde çelişki olduğu yanılgısından teorik ve pratik olarak kurtulduğumuzda başlayacaktır. (46-47)
Söylenmesi gereken ilk söz, bireyin İslam'da bir amaç olduğudur. Kuran ve İslam dininin kendisini de kapsamak üzere her şey bu amaca yönelik bir araçtır. (51)

Özgür kişi görevini layıkıyla yerine getiremeyip başarısızlığının sonucu olarak özgürlüğünden feragat etmek zorunda kalmadıkça özgürlük sınırlanamaz.(54)
Kuran'da da belirtildiği gibi İslam'ın bir değil iki mesajı olduğudur. Birincisi Yahudiliğe yakın olan mesajı, ikincisi ise Hıristiyanlığa yakın olan mesajıdır. Peygamber Kuran ve Sünnet aracılığıyla her iki mesajı da aktarmıştır. İlk mesajı Şeriat yoluyla ayrıntılandırmış, ancak her iki mesajı da ilgilendiren ve genel anlamıyla ikinci mesaja dahil olan konular dışında ikinci mesajı olduğu gibi bırakmıştır. (120)

İkinci Mesaj, İslam'dır. Peygamber bu ikinci Mesajı "ibadet ve cezalar" gibi Birinci Mesajla çakışan konular haricinde ayrıntıya girmeden ve doğrudan bildirmiştir. (149)

Batıcı maddi ilerleme yeni bir ruhla, açıkçası İslam ruhuyla doldurulmalıdır. İslam, bugünün bireyle toplum ve bireyle evren arasındaki çelişkilerini çözebilen tek ideolojidir. (154)

Bize göre, bilimsel sosyalizm birbirine bağlı iki temel ilke üzerine kuruludur: mineraller, tarım, hayvancılık ve sanayi gibi kaynaklardan bilim, teknoloji ve yönetim yoluyla sürekli artan bir üretim sağlamak; kişisel gelirlerin, çocuklar, yaşlılar ve engelliler de dahil olmak üzere her yurttaşa onurlu bir hayat seviyesi sağlayacak düzeyde minimum ve maksimum bir limit belirlenerek düzenlenmesini de içerecek biçimde eşit bölüşümün sağlanması. (160)

Demokrasinin amacı da iktidarın paylaşılmasıdır. Demokrasi sosyalizmle paralellikler taşır. Her ikisi de toplumun kanatlarıdır. (162)

Şura, ne var ki, demokrasi yolunda geçilmesi gereken önemli bir aşamaydı. Şura, temel bir İslam ilkesi değilse de ikincil bir ilkedir. O, demokrasi değildir, ancak ulusu demokratik olmaya hazırlayan olgun bireyin hukukudur. zekat da sosyalist değil kapitalist bir pratiktir. Zekat İslam'ın temel değil ikincil ilkelerinden biridir. Amacı halkı psikolojik ve maddi olarak sosyalizme hazırlamaktır. İkinci Mesaj bu ikincil ilkelerden temel ilkelere dönüşen bir çağrıdır. Bu temel ilkeler koşullar ve maddi ve insani sınırlar nedeniyle geçici olarak ilga edilmiştir. Artık yasaları orijinal Kuran ayetlerine göre yeniden geliştirmeliyiz. Bu yolla sosyalizm ve demokrasi çağına geçiş yapabilir ve ibadet ve diğer insanlarla insani ilişkiler kurmak yoluyla mutlak bireysel özgürlüğe ulaşabiliriz. (167)






26 Kasım 2015 Perşembe

Kurtuluş Teolojisi

Kurtuluş Teolojisi, ed. Christopher Rowland, çev. Karakaya, Altınçekiç, Ayrıntı yy, Istanbul, 2011

yaygın dini gelenekler bir yandan yoksulları ezen sistemlerle kol kola giderken diğer yandan dinin bir ideoloji olmadığını ve sadece Tanrıdan gelen sese kulak verildiğini iddia eder. (...) Tanrıyı göğe çıkarıp inananları bu dünyada zalimlerle ve dini otoritelerle baş başa bırakan yorumlara karşı ilk ciddi tepki 20. yy ikinci yarısında Latin Amerikada ortaya çıktı. (...) insanın manevi kurtuluşunun ancak onun sınıfsal, ekonomik ve toplumsal kuruluşuyla birlikte mümkün olabileceği fikrine dayandı. 7

bu, din ve ilahiyat uzmanlarınca geliştirilen ve onlardan miras kalan bir teoloji olmaktan çok kendilerini mücadelenin ortasında bulan bu insanların öngörülerinden ortaya çıkan bir teolojidir. 20

kurtuluş teolojisinin başlangıç noktası, kutsal kitaptan çıkarılan anlam ve gelenek değil; gecekondu bölgelerinde yaşam ve toprak mücadelesi, temel haklardan yoksunluk, insanların refahı hakkındaki umursamazlık, ölüm mangaları ve mültecilerin parçalanmış yaşamlarıdır. 21

kurtuluş teolojisi, yeni bir teoloji olmaktan ziyade teolojiyi uygulamada yeni bir yöntemdir. 22

asıl olan metinleri mazlumların ve mustazafların durumundan yola çıkan ve bu yolla Tanrı'ya ulaşan bir süreç içinde yorumlamaktır; kurtuluş teolojisini güçlü kılan budur. 23

"ey Baba, göğün ve yerin Rabbi! Bu gerçekleri bilge ve akıllı kişilerden gizleyip küçük çocuklara açtığın için sana minnettarım." (Matta 11:25) "... sıradan insanlar Incili Tanrının istediği asıl yerine koyuyor: ikinci sıraya. Ilk sırayı hayat alır." (Carlos Mesters)

kurtuluş kelimesini kullanırken şu ayrımları yaptık:
1. Politik ve toplumsal kurtuluş; yoksulluğun ve adaletsizliğin özellikle sosyoekonomik yapıdan kaynaklanan nedenlerinin kaldırılmasına işaret eder.
2. Insani kurtuluş; insanların özgürce ve onurlu bir biçimde kendilerini geliştirme kapasitesini sınırlayan her şeyden kurtarmak demektir. Bu ikinci Vatikan konsilinin yeni hümanizm dediği şeydir.
3. Bencillik ve günahtan kurtuluş; bunların üstesinden gelmek Tanrıyla ve insanlarla yakınlaşmayı sağlar. 42

ilahi öngörüden yoksun bir tefekkür dili, Tanrı'nın dahil olduğu ve bizim onu keşfettiğimiz yer alan tarihe nüfuz etmeme riskini taşır. Mistik boyutu olmayan bir öngörü dili, bakış açısını daraltır ve her şeyi yenileyen Tanrı'yı anlama gücünü zayıflatabilir. "Rabbe ezgi mırıldanın, Rabbe hamdedin; çünkü yoksulu, kötülerin elinden o kurtardı." (Yeremya 20:13) 53

kurtuluş teolojisi, dinsel paylaşım içinde, Tanrıyla ilgili bir dil olmaya çalışır. Kurtuluş teolojisi bu baskı, zulüm ve ölüm dünyasında hayatın Söz'ünü var etme çabasıdır. 54

istilacı bir kral değil çarmıha gerilmiş biri olan Isa, haçın zaferi sayesinde çarmıhtaki mazlum insanlığın mücadelesine manevi bir ilham verir. 69

dini inanç, devrimci ruhu arındıracaktır; fakat onu körelterek değil, kendi vaatlerini endüstriye, tarıma, bilim ve teknolojiye, sanat ve müziğe vererek yapacaktır bunu. Ve buradaki anlamı 'Tanrı dediğimiz evrende süregelen yaratıcı, kurtarıcı ve kutsal harekete' bağlayacaktır. 76

"sen gömülmedin, toprağa düşen bir tohum oldun" "vahiy, Tanrının kendini insanlığa kurtuluş olarak sunmasıdır." / feminist teoloji, kendini kadınlar için adalet sağlamaya ve toplumu dönüştürmeye adamış bağlamsal teolojilerin bir türüdür. Kadınların yaşadığı şartların değişmesi yolunda din ve teolojinin yeniden inşası ile ilgilenen eleştirel bir kurtuluş teolojisidir. 107

Meryem figürü, kadınların kaybettikleri dini liderlik rollerini yeniden ilan etme noktasında büyük önem taşımaktadır. Fakat feminist teoloji için Hacer daha önemlidir; ırk, cinsiyet ve sınıf temelinde dışlanan bir kadını sembolize etmektedir ve aynı zamanda ilahi bir vahye muhatab olmuştur. 115

aslında radikal eyleme adanmış olan Islami kurtuluş teolojisi, Muhammed peygamber zamanına dek iz sürerek, Islam tarihinde bulunan kurtuluşçu kökleri yeniden açığa çıkarma gayretindedir. Rahat ve kolay bir hayatı reddeden Peygamber, muhtaçlar ve dışlanmışlarla beraber yaşamış ve Allah'a "yaşamayı, ölmeyi ve hesap günü fakirlerle beraber dirilmeyi" nasip etmesi için dua etmiştir. Yedinci yüzyıl Mekke toplumu farklı katmanlara ayrılmıştı, iki büklüm olmuş fakir ve savunmasızların sırtından geçinen güçlü bir seçkin sınıf vardı. Kur'an mesajının merkezinde de, bu nedenle, Mekke hayatını karakterize eden baskıcı ekonomik eşitsizliğin eleştirisiyle birlikte eşitlikçi bir toplumsal düzeni öngören ilahi çağrı vardır. Ezilenlerle dayanışma içindeki bir din yorumu olarak Islami kurtuluş teolojisi bu nedenle yeni bir buluştan ziyade mevcut nebevi pratiğin eleştirel bir ıslahıdır. Yalnızca Muhammed peygamberle sınırlı değildir bu, ondan önceki peygamberlerin siyasi çabalarını da içeren tarihsel bir gelenektir ve Allah'ın toplumdan dışlanan ve horlananlarla birlikte olmayı tercih etmesinin bir yansımasıdır. 129

Esack belirli bir hadisi kullandığında bu onun Muhammed peygamberin kendi sözü olduğuna kesinkes inandığı için değil, bunu ilk müslüman cemaatinin fikir ve nazariyelerine açılan yararlı bir tarihsel pencere olarak düşündüğü içindir. 129

Esack'ın islam düşüncesi içinde asıl saltanat Kur'anındır ve Kur'an ile gelenek çatıştığında Kur'an önceliklidir. Onun az ve öz ifadesiyle: "bütün diğer argümanlara Kur'an ile galip gelirsiniz." 132

Esack'a göre, Kur'anın kademeli vahiy tarzı (kelamın dünyada aşama aşama belirmesi), inananlara doğrudan kendi yaşadıkları gerçeklik içerisinde seslenen ve bu gerçeklikle temas içindeki ilahi sözü yansıtan bir inancı ifade eder. 136

Israiloğulları küfür içinde oldukları halde Allah onları kölelikten kurtarmış ve vaad edilmiş topraklara sağ salim ulaşana kadar terk etmemişti. 139

Kurtuluş teolojilerine dair ilk düşünceleri ifade eden Gustavo Gutierrez'in a theology of liberation adlı kitabının giriş cümlesi, teolojik anlayışın başlangıç noktası olarak deneyimin rolünü vurgular: "bu kitap, Latin Amerika'nın sömürü ve baskı altındaki topraklarında kendilerini kurtuluş sürecine adayan kadınların ve erkeklerin deneyimine ve Incile dayanan düşünceleri ifade etme çabasıdır. Mevcut adaletsiz koşulları yıkarak daha özgür ve daha insani olan farklı bir toplum inşa etme çabalarındaki ortak deneyimlerden doğan teolojik bir düşüncedir bu." 155

Incili sıradan okurlarla birlikte okumak yaratıcı ve zorlu bir süreçtir. Kurtuluş hermeneutiği açısından başka bir yol yoktur. Eğer kurtuluş ve hayat mücadelesi koşullarında teoloji yapacaksak yoksulların yaptıkları okumalar yeterli kaynaktır. Eğer yoksullardan yana tercih yapma konusunda ciddiysek, Incili onlarla birlikte okumalıyız. 175

vatikana bağlı Inanç Öğretisi Cemaati, 1984 yılında Kurtuluş Teolojisinin Belirli Yönleri Hakkında bir genelge yayınladı. Bu genelgeye göre iyi tanımlanamamış ve örneklendirilememiş teolojik düşünceler yığınına göre, Isa'nın öğretisini yaymayı parantez içine alan ve bunu yarına ertelemekte şeytana uyan bazı kişiler var: önce ekmek, sonra Tanrı'nın kelamı diyorlar, ekonomik ve siyasal anlamda insan adaleti ve özgürlüğü için gerekli mücadele, selametin bütün özünü oluşturuyormuş gibi düşünenler var ve bunlar için Incil sadece ve sadece dünyevi müjde anlamına gelmektedir. 222

pratik teoloji perspektifiyle bakacak olursak birçok teorisyen ve pratisyene göre, teolojiden pratiğe doğru giden yol daha şekillendirici, etkili ve yön vericidir; fakat pratikten teolojiye doğru giden yol sadece bilgi verme ve soru sorma olarak tanımlandığından daha zayıf kalır. 251

kurtuluş teolojisinin özünde iki unsur vardır: birincisi epistemolojiktir, yani bir kurtuluşçu, ezilenlerin bakış açısından teoloji icra etmeye çalışır. Ikincisi pratik/ahlakidir, yani kurtuluş teolojisinin kurumlar hakkında düşünerek idealler üzerine düşünme taahhüdüdür. (...) belki de görev, kurtuluş teolojisindeki kurtuluşu teolojiden kurtarma görevidir. 350

Jon Sobrino'nun dediği gibi: "benim nefesimi kesen şey, insanların kurtuluş teolojisinin modasının artık geçtiğini söylemesidir. Üçüncü dünya ülkelerinde yoksulluk artıyor, zengin ve yoksul ülkeler arasındaki uçurum derinleşiyor, ikinci dünya savaşından bu yana tümü üçüncü dünya ülkelerinde olmak üzere yüzden fazla savaş gerçekleşti. Kültürler yabancı ticaret kültürü nedeniyle yok oluyor. Baskı moda değildir. Mazlumların çığlığı semaya yükselmeye devam ediyor, giderek daha yüksek sesle. Zulmü lanetleyen ve kurtuluşa güç veren bu çığlıkları Tanrı duyuyor bugün. Bunu kavrayamayanlar, kurtuluş teolojisinden tek kelime anlamamıştır. Teoloji, eğer Tanrının yaratıcılık hakikatinin bu temelini görmezden gelirse ne yapacaktır, diye sorarım kendime. Bir teoloji, inandığı kitapların yirmi yüzyıldır çarmıhtan ve yeniden dirilişten söz etmesine rağmen eğer bütün bir halkın çarmıha gerildiğini ve yeniden dirilişe ihtiyaç duyduğunu görmezse, bu teoloji kendisini nasıl Hıristiyan olarak adlandırabilir? Eğer kurtuluş teolojisini yürütenler bunu iyi yapamıyorlarsa bırakalım başkaları yapsın ve daha iyi yapsın, yeter ki birileri mutlaka buna devam etsin. Ve Tanrı aşkına, buna moda demeyelim." 363